Yüksek Sadakat’ten öncelikle, hafızalardan kolay kolay silinmeyecek ve herkesi coşturan bir performans...
Sonra, oturaklı ve ağırlığı su götürmez bir söyleşi...
KoçSistem’in büyük etkinliğine bir geldiler, pir geldiler.
Sonra da biz gittik; söyledik, sorduk, dinledik ve tespit ettik: Kocamanlar!...
Akıllarıyla, fikirleriyle, gülüşleriyle, müzikleriyle kocamanlar...
...Ve iyi ki de varlar!
Hep hayatımızda olsunlar!
Röportaj: Banu Aydoğan
“Sana Aşık Yalnız Ben” isimli şarkınızın klibini çok beğendik. Şarkının sözü ve müziği çok etkileyici olmuş. Bu şarkıyı yaparken aklınızdan geçen neydi, şarkının öyküsü ile başlayalım isterseniz?
Kenan Vural: Albümün geneli; insan ilişkilerini, kadın erkek ilişkilerini, aşkın ironisini, zaman zaman da içine düştüğünüz paradoksal durumları anlatıyor. ‘’Sana Aşık Yalnız Ben’’ ise aslında zamanımızda artık yaşayamadığımız, belki bizden bile eski dönemlerde yaşanan aşkları işaret eden bir şarkı ve özlediğimiz artık çok da yaşandığını düşünmediğimiz ölümsüz bir aşkın hikayesi... Klibi düşünecek olursak, orada yaşlı karakterlerden erkek figür ölüyor ve sonrasında tekrar uyanıyor. Klibin sonunda da eşi olan hanım ölüyor. Burada bizim yaptığımız gönderme, aralarındaki o ölümsüz aşkın fiziksel olarak ölen birini bile diriltecek güçte olduğu ve insanlar ölse de onların aşkının sonsuzu ifade ettiğidir. Görüntüler, kullanılan ışık, dekor, giysiler, karakterler aslında daha çok bir dönem filmi gibi. Yine albümün içinde başka bir şarkı var ki (“parti çocuğu”)o da tam tersi. Şarkı, bugünün aşkları nasıl yaşanıyor, “modern zamanda aşkın acısı sürse sürse bir günün yarısı sürer” diyor ve şarkıda kız arkadaşı tarafından terk edilen kahramanın yarım gün evde yas tuttuktan sonra, gece kendini dışarı atarak acısını nasıl unuttuğu anlatılıyor.
Bana göre klip ile şarkının bu kadar örtüşmesinin en önemli nedeni ise, klipte yaşlı çifti canlandıran kadın ve erkeğin gerçekte de 50 yıldır evli olmalarıdır. Oyuncular farklı cast ajanslarından, araştırılarak bulunmuş isimler ve birbirlerinden habersiz olarak ikisi de aynı işe seçiliyorlar. Biz de bunu çekim esnasında öğrendik. Onların gençliklerini oynayanlar da yine ayrı ajanslardan bulunmuş olmalarına rağmen gerçek hayatta sevgililermiş...
Bunlar tesadüf mü?
Kenan Vural:Tesadüf. Tıpkı bu klipte olduğu gibi bazı işlerde taşlar, sizin kontrolünüz dışında o kadar yerine oturuyor ki… Belki biz arasak böyle karı-koca veya sevgili bir çift bulamayacaktık. Fakat onlar zaten birbirlerinin sevgilisi ya da karısı, kocası olarak tesadüfi şekilde klipte rol aldılar ve böylece rolü gerçeğe uygun ve samimi olarak yansıtmayı başardılar. Çünkü aşk insanlar arasındaki en özel durum ve aslında iki kişinin yaşadığı bir şey. Yaşlı teyze gerçekte kocasını kaybettiğinde ne hissederdi, bu düşünce kadın karakterin yüzüne mutlaka yansımıştır diye düşünüyorum.
Neden albümün çıkış şarkısı bu oldu?
Kenan Vural:Grup olarak bütün şarkılarımızı çok seviyoruz ama biz aslında biraz ezber bozmayı da seviyoruz. İlk klip her zaman hareketli şarkıdır ya da albümün açılış parçasına klip çekilir. Bizim şarkılarımız arasında böyle bir tercihimiz yok. Sana Aşık Yalnız Ben, bizden büyükleri, bizim kuşağımızı ve aslında bizim yaşadığımız aşkları bilip de bugünkü tüketim toplumu içinde onu yaşayamayan gençleri de bir çatı altında toplayacak kuvvette bir şarkı olduğu için bizim hitap ettiğimiz yaş yelpazesini genişletecektir diye de düşündük. İlla hızlı şarkıyla çıkmak diye de bir şart yok, yavaş bir şarkıyla da iyi bir çıkış yapılabileceğini göstermek istedik.
Güçlü bir şarkı olmuş, cesaretiniz için de sizleri tebrik ederim. Özellikle son albümde yer alan şarkılar arasında böylesine etkileyici başka öyküleri olabilecek şarkılarınız var mı?
Kenan Vural: Aslında her şarkının bir hikayesi vardır. Çünkü biz onları hayatımızdan yola çıkarak yazıyoruz.
Hep yaşanmışlıkları mı anlatıyor?
Kenan Vural: Genel olarak evet. Ama ne bileyim; bir şarkıya başka bir konu yazmak üzere başlayıp sonrasında konunun gidişatına bakıp “Ben bunu anne-babamla ilişkimin değil de hayatımdaki bir kadının şarkısına dönüştürebilir miyim” dediğimiz zamanlar da oluyor. Ama ne Kutlu ne de ben, albümde şu konuda da bir şarkımız olsa iyi olabilirdi diye düşünüp şarkı yazan insanlar değiliz.
Zaten şarkı yazma hali aslında bir ruh hali; nereden başlayıp nerede bitireceğinizi çok fazla bilmiyorsunuz. Yazarken zaten kendinize de yabancılaşıyorsunuz. Bir şarkıyı yazmaya başlayıp bir kaç hafta sonra geriye dönüp kaydettiğiniz şeyi dinlediğiniz zaman şaşırdığınız bile oluyor. Biz bu işi çok rasyonalize ederek yapmak istemiyoruz. Çünkü o zaman şarkının duygusunu kaybetmesinden korkuyoruz. Bunun için içimizden geldiği gibi yazar, gruptaki herkesle beraber başına oturur ve nasıl olduğunu yorumlarız. Neticede yazılan bir şarkı gruba geldiği andan itibaren artık bir kişinin şarkısı olmaktan çıkıyor ve hepimizin şarkısı oluyor.
Peki, bunlardan yola çıkarak, sizin aslında albümlerinizdeki bütün şarkılarınızın tek bir çıkış noktası var; o da, yaşanmışlıklarınızdır, diyebilir miyiz?
Serkan Özgen: İkinci albüm ile üçüncü albüm arasında bir kıyaslama yaparsak; bir kahramanımız vardı ve ikinci albüm, onun daha çok iç dünyasıyla ilgiliydi, kahramanın kendisi ile hesaplaşmasını anlatıyordu ve bir bütünlük içeriyordu. Albümün geneli konsept albüm diyebileceğimiz bir formattaydı. Üçüncü albüm ise daha çok kahramanımızın ikinci ve üçüncü kişilerle ilişkilerini anlatıyor. Dolayısıyla ikinci ve üçüncü albümün çıkış noktaları tabi ki yaşanmışlıklar.
Kenan Vural: Ama bu şarkılardaki tüm hikayeleri tecrübe ettik diye de bir şey yok. Mesela ben, çok yakın bir arkadaşımın bir ilişkisine şahitlik ediyorsam ve o insanı da çok iyi tanıyorsam onun ruh halini de biliyorumdur. Çünkü benimle dertleşiyor, onun omzuna aldığı yükü biliyorum veya onu iyi anladığım için kişiyi deşifre etmeden bu olay üzerine bir şeyler kurgulayabilirim. Ama ben bununla ilgili bir şarkı yazayım diye de yazmıyorum. Diğer taraftan şarkı yaparken kullanılan bir takım yöntemler vardır. Benim de kendime göre kullandığım bir yöntem var. Bir şarkı sözünde eğer işin içinden çıkamıyorsam bunu bir kompozisyon olarak 3-4 sayfa bir hikayeye dönüştürür, sonra onu okurken içinden cımbız ile fikirleri çekip iskeletini oluştururum. Bu biraz daha teknik estetiği kuvvetlendirmek için yapılan bir çalışma.
Duygu insanısınız demek ki, ne güzel. Yoksa gönül adamı mı deniyor?
Kenan Vural: Duygu müzisyenlerin altında toplandığı ortak payda... Bu kendini diğer insanlardan biraz daha fazla dinlemekten geçiyor.
Serkan Özgen: Hayatın bilinçaltında kalan kırıntıları bunlar, aslında hayat derken dünyadaki her şeyden bahsediyoruz.
“İnsanlara şarkınızı dinlettiren şey, sizin onlarda yarattığınız güvendir.”
“Renk Körü” sizin üçüncü albümünüz. Bu albümde neyi farklı yaptığınızı düşünüyorsunuz? Sizce hangi şarkınız ya da şarkılarınız dillere pelesenk olacak?
Kenan Vural: Şarkıyı yazan insan ya da şarkıyı yapan grup olarak siz bunu bilemiyorsunuz. Ben o zaman grupta yoktum ama bildiğim kadarıyla ‘’Belki Üstümüzden Bir Kuş Geçer’’ yani Yüksek Sadakat’i Türkiye’ye tanıtan şarkıyı albümde altıncı sıraya koymuşlar. Ama radyocunun biri bu şarkıyı bulup çıkarıyor ve ilk klip bu şarkıya çekiliyor. Yani müziği yazan insanlar olarak biz o konuyu rasyonalize edemiyoruz. Halkın nabzını tutmak aslında bizim bildiğimiz bir iş değil, belki bilmemiz gereken bir iş de değil. Yapımcı, prodüktör ya da iletişimciler hangi şarkı iş yapar, bir şarkı insanın dikkatini nasıl çeker ya da televizyonda kendini nasıl seyrettirir, radyoda dinlettirir çok iyi biliyorlar. Grup üyeleri dışında, yapımcınız, iletişimciniz de bu takımın bir üyesi ve onların önerilerini de dikkate alıyorsunuz.
Bir parantez daha açmak istiyorum. İnsanlara şarkınızı dinlettiren şey yaptığınız müziğin kalitesi, güzelliği, duygusallığından önemlisi sizin onlarda yarattığınız güvendir. Yüksek Sadakat ya da X bir grup ilk albümde çok başarı kazandıysa insanlar o grubun ikinci albümünü de almak isterler. Çünkü bizim dinlememize değecek bir iş yapıyor bu adamlar diye size güvenirler. Ama ikinci albümünüzde onlara bir hayal kırıklığı yaşatırsanız güvenlerini de kırmış olursunuz. İşte bizim asıl yapmaya çalıştığımız insanlar üzerinde yaratmış olduğumuz güveni sarsmamak.
Serkan Özgen: Kenan’ın söyledikleri çok doğru. Ek olarak; bizden beklenti yerine biz kendi beklentilerimizi daha ne kadar yükseğe taşıyabiliriz? Kendi içimizde müzikal bir yarış var ve içimizdeki çıta da yükseliyor. İşte bunu ne kadar daha yukarıya taşıyabiliriz? Ama bunu karşı taraf için değil öncelikle kendimiz için yapıyoruz. Çünkü sipariş verilerek yapılan iş bence sanat değerini yitiriyor yani eserden de sanatçıdan da yiyor. Dolayısıyla o beklenti ister istemez bir siparişe ve ticari bir kaygıya dönüşüyor.
Bu sebeplerden dolayı mı müzik tarzınızda, popüler olmak yerine belli bir felsefeyi tercih ettiniz?
Kenan Vural:Bir müzisyenin yapmak istediği şey hayatı sanatçının kendi yaptığı sanat dalıyla ifade edebilmektir. Biz artık yaşadığımız dünyada pop müzik, rock müzik gibi türler arasındaki duvarların inceldiğini hatta kırıldığını, böyle bir ayrımın da ortadan kalktığını düşünüyoruz. Sadece bizim yaptığımız iş son derece popüler bir iş ve bunu popüler kültürün dışında düşünmek yanlış olur. Biz, Yüksek Sadakat’in, bugüne kadar insanların kafasında oluşturduğu “Bu adamların kendilerine has soundu var” algısını yıkmayacak şekilde hareket etmeye çalışıyoruz. Çünkü artık iyi müzik var, başka da bir ayrım yok.
“Bizim müziğimiz bir yolculuk, hep aynı şekilde, aynı yerde durmak gibi bir niyetimiz yok.”
Kutlu Bey’e bir soru sormak istiyorum. Grup son yıllarda katılan yeni üyeleri ile birlikte giderek güçleniyor. Siz gruba yeni katılan üyelerin, sinerjiyi nasıl etkilediğini düşünüyorsunuz?
Kutlu Özmakinacı: Herkes kendi kişiliğiyle kendi birikimi ile gelir gruplara. Bu grup işinin değiştirilemez gerçeklerinden biridir. Yeni gelen insan, grubun kimyasını değiştirir; çünkü giden, kendi geçmişi ve müzikal birikimiyle başka birisidir. Bu yüzden gruplarda eleman değişiklikleri önemli. Alpay ve Kenan’ın katılımının bize iyi geldiğini düşünüyorum. Bu, son albümde bir miktar daha belli olmuştur ve ileride daha da kendini gösterecektir. Zaten bizim müziğimiz bir yolculuk, yani hep aynı şekilde, aynı yerde durmak gibi bir niyetimiz yok. Çünkü kişisel olarak hayattaki tecrübelerimizle de gruba farklılık katıyoruz.
Bir müzisyen kendini nasıl geliştirmeli, ne ile beslemeli? Yaşanmışlıkları, öyküleri ve insan ilişkilerini konuştuk da başka neler bir müzisyeni geliştirir, kişisel gelişimine neler katkı sağlar?
Kutlu Özmakinacı: Bir, kontrol edebildiğiniz veya edemediğiniz biçimde yaşadıklarınız var, bir de rasyonalize edip kendinizde eksik görüp tamamlamaya çalıştığınız taraflarınız. Bu ikisi de sizin yolculuğunuzda belirleyici olabilir. Bazı şeyler ise tekniktir; ben daha çok şey öğrenebilir, daha iyi çalabilirim diyebilirsiniz. Ama bir müzisyenin en önemli kendini geliştirme çabasının; çok fazla müzik dinlemek ve dünyayı takip ederek insanı anlamaya çalışmak olduğunu düşünüyorum. Müzisyen bu çabasını çoğalttıkça kendi içindeki o içsel yolculuğuna hem devam edecek hem de bunu otomatik olarak müziğine yansıtacaktır.
Kenan Vural: Kutlu’nun söyledikleri yüzde yüz doğru. Bir de teknik şeyler var,
Kutlu Özmakinacı: Teknik kendinizle alakalı, ben gitarımı daha iyi çalabilirim gibi.
Kenan Vural: O tip bir müzisyen profili de var, fazla beste yapmaz.Çok fazla egzersiz yapar, tekniği çok kuvvetlidir ama dinlediğiniz zaman size bir duygu geçiremeyebilir. İyi gitar çalan birini gördüğüm zaman keşke ben de gençken biraz daha çalışsaydım dediğim zamanlar oluyor. İlla şarkı söylemeniz gerekmez, öyle bir melodi çalarsınız, şarkının bir yerinde öyle bir yaylı düzenlemesini yaparsınız ki, Uğur’un son albümdeki yaylı düzenlemeleri gibi, şarkılardan o yaylıları çıkarın duygu olarak geriye çok bir şey kalmaz. Bizler performans gruplarıyız, sahneye çıktığımız zaman iyi çalmak durumundayız. Bu nedenle paslanmamak için konser olmayan zamanlarda bile provaları aksatmamaya çalışıyoruz.
Uğur Onatkut: Şarkının son hali bir nevi benim içimde çalıyor, yani gitarın nasıl olacağı, işte davul nasıl olacak, muhtemelen şöyle olacak gibi kafanızda içgüdüsel bir şey var... Sadece bunları parmaklarınızdan ya da ağzınızdan çıkarmak için onları biraz eğitmeniz sizin açınızdan faydalı olur. Gün gelir tek nota basmak istersiniz, diğer gün 12 notayı aynı anda çalmak... Bunu yapabiliyor olmak bir lüks olur ki işte buna sahip olduğunuz zaman müzik yelpazeniz de genişler.
Kutlu Özmakinacı: Şöyle toparlayabiliriz: Yeteneğiniz ile bilginizin belirli bir dengeyi bulması gerekiyor. Çünkü önünüze gelen ham eseri ortaya çıkarırken ve eseri en ideal haline getirirken bilgi ve yeteneğe aynı anda ihtiyacınız olacaktır. Mesela Beatles’ın arkasında George Martin diye bir adam vardı. Grup çok yetenekliydi ama resmin bütününü çizmekte eksik kaldıkları yerler oluyordu. George Martin, bu gibi konularda gruba yol gösteriyordu. Aslında bütün bunlara prodüksiyon diyoruz ki bu alanda henüz ülkemizde profesyonel noktalara gelemediğimizi söyleyebiliriz.
Sizi sohbette de dinlerken daha iyi anlıyorum ki; kendini sürekli geliştiren bir grupla konuşuyorum ve bununla birlikte, üzerinde durulması gereken; her birinizin farklı alanlarda da uzmanlıkları ya da hobileri olduğu.... Kutlu Bey siz aynı zamanda gazetecisiniz, Serkan Bey eğitimci, Kenan Bey’in motosiklet tutkusu var. Bu alanlardan ve bunların müzisyen kimliğinize olan katkılarından da biraz bahseder misiniz?
Kutlu Özmakinacı: Aslında biz müziğin yaptığımız yerde bitmesini tercih ederiz. Sonuç olarak biz müzikle istediğimiz, keyif aldığımız ve bizi mutlu ettiği için uğraşıyoruz. Yani, diğer alanlardaki uzmanlıklarımızı, örneğin benim gazeteci-iletişimci tarafımı da göstermek için yapmıyoruz. Ancak diğer alanlardaki uzmanlıklarımız da hayatı devam ettirebilmemiz için gerekli. İletişim tarafında ise, menajerimiz ve iletişim danışmanımız çok şükür bu konuda bizim adımıza ellerinden geleni yapıyorlar.
Kenan Vural: Grupta herkesin ayrıca bir uğraşı var: Mesela Uğur yüksek lisansını yapıyor, Serkan işletme okumuş, Alpay grafiker, başka bir estetik görüşü var. Benim iktisat ve finans diplomalarım var. Ben daha böyle “business” bakmayı seviyorum, yani bu işin “marketing”i nasıl yapılabilir, ne yaparsak marka değerimizi artırabiliriz gibi aramızda konuşuyoruz.
Eurovizyon döneminde Avrupa’dan bir sürü yayına röportaj verdik. Hepimizin, yabancı dil konuşuyor olması iletişim kurmamız açısından çok önemliydi ve biz derdimizi gerçekten doğru şekilde anlatmayı başardık. Bütün bunlar, yapılan müziği belirlerken bir yandan da grubun kalitesini ortaya çıkarıyor.
Bizler sadece müzik dinleyerek müzikal bilgimizi artırarak değil, dünyada olup biteni takip ederek ya da sizin gibi insanlarla tanışarak da kendimize değer katıyoruz. Bu bence çok önemli. Dünyaya etraflıca bakabilmek, analitik bir zekaya sahip olmak yaptığınız işe, yazdığınız şarkıya bir şekilde yansıyor. Çünkü biliyoruz ki bunları yapamazsak beş sene sonra söyleyecek sözümüz kalmaz.
Serkan Bey, eğitimde çocuklar ile uğraşmak sizin için nasıl bir duygu?
Serkan Özgen:Zor ama çok keyifli… hep söylediğim gibi; Yüksek Sadakat trilyonlar da kazansa ben bir şekilde çocuklar ile olan iletişimimi sürdüreceğim.
Sanırım o haz tarif edilemez başka bir şey, değil mi?
Serkan Özgen: Kesinlikle… Daha konuşmasını yeni öğrenen 2 - 6 yaş arası çocuklara eğitim veriyorum. Orada yaptığım şey de müzisyen bir çocuktan ziyade müzikal bir çocuk yaratmak. Yani her şeyden önce onlara müziği sevdirmeye çalışıyorum. Çünkü müzik hayatın tüm alanında çok etkili bir araç; analitik düşünmenize, dil bilgisine, zeka gelişimine yani her şeye faydası var. Dolayısıyla müziği onlara ne kadar sevdirirsem, kendimi o kadar başarılı bir yerde konumlandırmış olacağım.
Her olumsuzluğun, olumlu fırsatlara sebebiyet verdiğini düşünürsek, Eurovizyon sizler için nasıl bir deneyim oldu?
Kutlu Özmakinacı: İlk defa karşılaştığınız her şey aslında iyi bir deneyimdir, tabi doğası itibariyle çok kötü bir şey değilse. Eurovizyon da bizim ilk defa karşılaştığımız bir deneyimdi. Bu vesile ile biraz sıkıştırılmış bir zaman dilimi içerisinde başka kültürler ile tanışabilme fırsatımız oldu. Benim için en değerli tarafı bu oldu. Bilmediğimiz bir yer değildi ama Avrupa’yı biraz daha tanımış olduk. Bir de eğlenceliydi diyebilirim.
Kenan Vural: Eurovizyon’da Almanlar çok profesyonellerdi. 40 tane ülke yarışıyor, iki ülke arasında 40 saniye var, 40 saniyede sahne boşalıyor ondan sonraki ülkenin sahnesi kuruluyor ve 41’inci saniyede siz start alıyorsunuz. Hiçbir şey aksamadı. Eurovizyon‘da beni en çok etkileyen şey bu oldu.
Sadece müzik için mi bir araya geliyorsunuz, sosyal hayat içinde paylaşımlarınız oluyor mu?
Serkan Özgen: Evet, müzik dışında da bir araya geliyoruz. Sadece müzik için bir araya geliyor olsaydık, bir şeyler eksik olurdu ki ben öyle bir grubun üyesi olmak istemezdim. Çünkü müzik zaten duygular ile yapılan bir iş ve bizim kendi içimizdeki o duygu alışverişi sadece müzikle olmamalı, yaşadığımız deneyimler de buna dahil olmalı. Bu biraz da şans işi çünkü biz kolej grubu değiliz. Proje için bir araya gelmiş insanlarız, şansın ya da kaderin de yardımıyla çok güzel beş kişi bir araya geldik. Bu yüzden sadece müzik değil müzikal hayatın dışında sosyal hayatımızda da hep bir aradayız.
Kenan Vural: Hatta müzik yapmadığımız zamanlarda daha çok eğleniyoruz. Düşünsenize müzik yaparken bir sorumluluk var, işini daha iyi yapma durumu var. Halbuki sohbet esnasında ortada bir gitar yok, konser hazırlığı yok. Bazen motora atlayıp mangal yapmaya gidiyoruz, beraber tatile çıkıyoruz. Mesela her yıl Foça’da düzenlenen Rock festivaline mutlaka bir kaç gün evvel gidip birlikte tatil yapmaya çalışıyoruz. Eşlerimiz de birbirleriyle iyi anlaşıyor. Alpay’ın oğlu, Kutlu’nun kızı, bizim kendi evlatlarımız gibi. Ben Kutlu’nun kızı Öykü’nün üzerine titriyorum, onun büyüdüğünü görmek benim için çok güzel bir tecrübe oluyor.
Bütün müzikleri dinlediğinizi biliyoruz ama özellikle dinlediğiniz bir kişi ya da grup var mı?
Kutlu Özmakinacı: Dönem ile alakalı, yani lise yıllarında dinlediğimiz müzik farklı, üniversitedeki çok farklı. Aklıma hep şu hikaye geliyor: Jethro Tull’un solisti Ian Anderson’a bu soruyu sormuşlar. O da “Canım müzik dinlemek istediğinde gitarı alıp çalıyorum” demiş.
Kenan Vural: Genel olarak dinlediğimiz klasik gruplar var, hepimizin ortak paydası. Yeni ve daha önce denenmemiş tarzlar dinlemeyi seviyoruz. Örneğin yaptığı müzikle bize yeni bir sound önerisi getirebiliyor mu? Örneğin White Stripes diye bir grup var. Çok dinleyebileceğim bir şey değil ama farklı olduklarını düşünerek bu gruba dikkatimi yöneltebiliyorum. Diğer taraftan Jimi Hendrix ile ilk tanıştığım zaman, bu adamı dinlemek çok zor deyip iyi ki ondan vazgeçmemişim. Çünkü o zaman Jimi Hendrix’ i keşfedememiş olacaktım ki bu benim için çok büyük bir kayıp olacaktı.
KoçSistem’de verdiğiniz konserden herkes memnun ayrıldı. Umarım siz de bizim çalışanlarımızın size eşlik etme performansını beğenmişsinizdir.
Kutlu Özmakinacı: Çok eğlendiler bir kere; o bizim için çok büyük bir mutluluk.Diğer taraftan ogün, işler de yolunda gitti. Genel olarak bizim standartlarımızda bir performans gerçekleşti diyebilirim.
Önemli olan ruh halini sahnede yaşatmak ve insanlara bunu geçirmek. Tabi bu sadece sahneden aşağıya hitap eden insanların yarattığı bir duygu değil, seyirciden aldığınız enerji de çok önemli. Bazen çok kalabalık konserlerde o kadar suskun bir seyirci oluyor ki ister istemez yanlış bir şey mi yapıyorum diye düşünüyorsunuz.
Yurtdışında bu işi uzun süredir yapan profesyonel gruplara baktığınızda, onların her türlü şartta hep o performansı gösterdiklerini görürsünüz. Ama bizde bu iş hala o seviyelere gelemedi. Bizler kendi duygusal iniş çıkışlarımızdan ya da sahnenin dışındaki şeylerden etkilenebiliyoruz. Bu da mesafe kat etmemiz gereken bir başka konu. Her şey farkındalığı geliştirdikten sonra başlıyor; bu sefer iyi değildi daha iyi yapmaya çalışalım diyoruz. Böyle dışarıdan gözüktüğü gibi de değil, zor aslında.
“Grubumuzun adı işimize olan sadakatimizden geliyor.”
Dışarıdan da kolay göründüğünü söylemek zor...
Kenan Vural: Müzik,yaşam boyu süren bir mücadele. Çünkü sizinle yarışan, sizden başka kimse yok. Müzisyenler aslında çok rahat insanlar değillerdir. Konser mekanında ya da ses sisteminde mutlaka bizi mutsuz edecek bir şey her zaman vardır. Çünkü kafamızda, yaptığımız işle ilgili olarak öyle mükemmel bir dünya vardır ki ve o dünyaya ulaşmak demek artık bir şey yapma, işi bırak balıkçılık yap demektir. Bu nedenle ideale ulaşamamak aslında bir anlamda da bizi kamçılıyor.
Bütün bunların içerisinde seni mutlu eden bir tek şey vardır: yaptığın işe duyduğun sevgi. Yeri gelmişken grubumuzun adı da aslında işimize olan sadakatimizden geliyor.
Serkan Özgen: Beni zaman zaman endişeye düşüren bir diğer konu da profesyonelleştikçe, amatör ruhun kaybolması... Mesela ilk müziğe başladığım zaman sahneye çıktığımda hissettiğim heyecanı, coşkuyu şu anda yaşayamıyorum. O çok acayip, çok başka bir şeydi; çünkü ilk defa sahneye çıkıyordum.
Kutlu Özmakinacı:Bence en makbul müzisyen, herhangi bir şovu daha renkli hale getiren ve dış desteklere ihtiyaç duymadan seyircisini yerinden kaldırabilendir. O da yaptığı işe inanması ve o iki saatlik performans içerisinde başka hiçbir yerde olmamasıyla alakalı.
Serkan Özgen: Bir gün 10 kişilik küçük bir gruba, ertesi gün stadyum da 10.000 kişiye konser verdiniz diyelim. Eğer her iki konserde de aynı performansı sergileyebiliyorsanız ne mutlu size.
Kutlu Özmakinacı: O bir mertebe aslında. Bunu, biraz daha yetişkin müzisyenlerde görebiliyoruz. Ben mesela onu Buena Vista Social Club’ta gördüm. 80 yaşında ama seni havaya kaldırıyor. Çünkü yaptığı işe sonuna kadar inanıyor. Işıkmış, sesmiş bunlar hiç meselesi değil yani...
Toplumsal sorunlara karşı en çok neye tepki veriyorsunuz? Bu konuda nasıl bir tutumunuz var?
Kutlu Özmakinacı: Makro ölçekte, toplumun demokrasiyle olan ilişkisi bizim için önemli. Mikro ölçekte ise Türkiye’deki demokrasiyi daha yukarıya çıkarabilecek durumlar bizi ilgilendiriyor. Çünkü demokrasi genel bir çerçeve ve hem temsilcilerimizi meclise göndermek hem de onların denetiminin devamını sağlamak Türkiye’de çözülmüş bir mesele değil. Tabi geçmişe göre daha iyi noktalardayız. Bu çerçeve içinde; kadın sorunu, etnik ayrımcılık, eğitim-öğretim gibi sorunlar, onun altında ise daha lokal, spesifik sorunlar var. Bunlar birbirinden bağımsız meseleler değil. Öncelikle iyi bir hayat sürmenin, bireyin doğuştan gelen hakkı olduğunu anlatabilmek gerekiyor. Halkı bilinçlendirmek, sadece bizim değil, pek çok kişinin de meselesi.
Sizce dünyanın geleceğini tehdit eden en önemli risk ya da sorun nedir?
Uğur Onatkut:Nüfus artışı bence.
Kutlu Özmakinacı Bir tane yok ki. Mesela çevre ile endüstriyel üretimin dengeli bir gidişata ulaşamamış olması. Ama bence şu anda dünyayı tehdit eden en büyük tehlike Amerikan neoliberalizmi. Yani özellikle yüzde 80’ini çok uluslu şirketlerin oluşturduğu yapının, dünyayı tek bir pazar haline getirmek için Amerikan ordusunu kullanarak ve ülkelerin hukuki bariyerlerini de yıkarak, oraları açık pazar haline getirme çabaları. Aslında bütün süreç 30 yıldır bunun üzerinden gidiyor.
Kenan Vural: Bundan müzik bile nasibini aldı.
Kutlu Özmakinacı: Tabii her şey gibi…
Kenan Vural: Her şeyin içini boşaltmak, insanları aptallaştırmak, düşünmemeye sevk etmek ve onları istedikleri gibi yönetebilmek…
“Yeşil kıyımın her zaman karşısında duruyoruz. Ama sadece gezegenin doğasını değil, yaşadığımız ortamın dokusunu, kültürünü ve mirasını da korumak önemli..”
Çevre sorunlarına karşı, bireysel anlamda neler yapıyorsunuz?
Serkan Özgen: Çevre sorunu derken aklıma ilk küresel ısınma, doğa kirliliği ve hava kirliliği geliyor. Benim en kolay yaptığım şey, evde çöpleri ayrıştırmak. Bir kaç senedir bunu yapıyorum. İlk cam şişelerle başladım, sonra içine plastikleri ekledim. Düzenli bir şekilde bunları farklı çöp konteynırlarına atıyorum. Böylece bir adım, başka bir adımı tetikliyor. Benim bu davranışım, başka birini de etkiliyor ve o da yapmaya başlıyor. Bir arkadaşım; bahçesinde bir çukur açıp yumurta kabuğu, meyve-sebze kabuğu gibi organik şeyleri toprağa döküp dönüştürmeye başladı. Ben o kadar ilerlemedim ama bahçem var, malzeme var belki ilerde onu da yapabilirim.
Kenan Vural:Benim en çok üzerinde durduğum konu, yenilenebilir enerji kaynaklarını daha etkin nasıl kullanabiliriz? Yani işte rüzgar enerjisinden nasıl elektrik üretebiliriz ya da atık maddeleri nasıl geri dönüştürebiliriz? Bir de tabi ki küresel ısınma var. Ben bu küresel ısınma mevzusu gündeme geldiğinden beri Açık Radyo’da Ömer Madra’yı dinliyorum. Biliyorsunuz o, bu konuda insanları bilinçlendirmek için bayağı çaba sarf etti. Onun programları sayesinde, elektronik aletleri kumandadan kapatmak yerine fişlerini çekerek önemli oranda tasarruflar sağlanacağı gibi birçok basit ama etkili önlemler alınabileceğini öğreniyorum.
Ben outdoor sporları da çok seviyorum ve çocukluğumdan beri yelkencilik yapıyorum. Mesela su yüzeyinde yakıt sarf eden bir motorun gücüyle gitmektense, rüzgarı kullanmayı tercih ediyorum. Yelken işini de bunun için çok seviyorum. Yatçılıkla da ilgilenmeye başladım. Buradan Çeşme’ye, Çeşme’den Bodrum’a falan uzun etap açık deniz yarışlarına katılıyorum. Ve teknenin motorunu çalıştırmak bir an için bile aklımıza gelmiyor. Oradaki düşünce hem çevreye daha az zarar vermek hem de doğanın gücüne meydan okumak. İşte yine aynı bakış açısı ile sekiz silindirlik bir araba kullanmak yerine yakıt tüketimi çok daha ekonomik olan ve havayı daha az kirleten motosikleti kullanmayı tercih ediyorum.
Alpay da çok hassastır bu konuda; bir gün İzmir’e gidiyoruz. Yolda arabamız bozuldu, tamir gerekti. Otobanın kenarında indik. Sonra yolun kenarında bir çöp yığını gördük. Alpay, çöpte bulunan pet şişeleri toplamaya başladı. Sonra hep beraber pet şişeleri bastırıp, kapaklarını kapatıp büyük bir torbaya koyduk. Ne olacak deyip geçip gidebilirsin ya da burayı kurtarmak bana mı kaldı diye düşünebilirsin ama her bireyin bu konuda mümkün olduğunca titiz olması gerekiyor. İşte küçük balık yakalamamaktan tutun da ne bileyim sigara içmeyi azaltmak bile sadece kendi sağlığınız için değil, şu havayı kirletmemek için küçük de olsa bir adım.
Bunları geç kalmadan düşünmemiz gerekiyor. Çünkü aslında bazı görüşlere göre dünya aslında yedinci defa yaratılmış. Yedincisini yaşıyoruz biz ve dünya daha önce altı defa yok olmuş. Yok olmuş derken, temizlenmiş ve tekrar kendini yenilemiş. Böyle düşünenler, düşünmeyenler var elbette, bunu tartışmak benim işim değil, çok da kafa yormadım ama dünyanın gittiği yeri görüyoruz. Bunun için ne yapmak lazım? Öncelikle her ferdin kendi gezegeniyle olan ilişkisini düzenlemesi ve bu konuda titiz davranması gerekiyor.
Nüfus da çok önemli. Gezegenimiz bu kadar nüfusa yetmiyor. Bunu mutlaka planlamak, aile planlaması yapmak lazım. Biz eşimle çocuk sahibi olmayı düşünüyoruz ama bu dünyaya çocuk getirmek acaba kötü bir şey mi, çocuğumuz sağlıklı bir dünyada yaşayabilecek mi gibi soruları sormadan da edemiyoruz.
Kutlu Özmakinacı: Ben de evimde o atık meselesine dikkat ediyorum. Bir arkadaşım televizyon açmıyor, buzdolabı bile kullanmıyormuş. O seviyelere geldiğim söylenemez ama olayın çok dışında olmadığım kesin. Grup olarak bu konuda hassasız .
Serkan Özgen: Yeşili, gezmeyi ve özellikle doğayla bütünleşmeyi çok seven bir grubuz. Dolayısıyla özellikle “yeşil kıyımın” her zaman karşısında duruyoruz. Yani siz bir bilinç yaşıyorsanız, diğer insanları da bir şekilde uyandırmanız lazım. Dolayısıyla önemli olan karşındaki iki kişiyi, üç kişiyi etkileyebilmek. Bu bilinç işi, yani sadece fert olarak yapmak yetmiyor, toplu bir uyanış gerekiyor. Çünkü belki de dünyanın sonunu getirecek şey bu.
Çevre derken biz hep doğal dünyanın, gezegenin doğasını konuşuyoruz ama, yaşadığımız ortamın dokusunu, kültürünü, mirasını korumak da önemli. Şehirlerin, kasabaların ya da beldelerin siluetinin fotokopisini değil; kendini yaşamak gerek. Kanat Atkaya bir yazısında böyle yazmıştı.
Ayrıca, kültür mirasımızı korumak için de mücadele vermeli; altyapıyı doğru kurmadan yeni ve çok katlı binalar inşa etmemekten tutun da, hava kirliliğine karşı önlem almaya geniş yelpazede değerlendirmeliyiz bu çevre sorunları konusunu.