“Bir Ikran, hayatında sadece bir kişiyle uçar.
Ve bir kişiye sadece bir Ikran ait olur.
Kendi Ikranını bulmalısın.
Bulduğunun, senin Ikranın olduğunu, seni öldürmek istemesinden anlayabilirsin”.
Bu sözlerin, insanın içinde çok derinlerde bir yere dokunduğunu hissettiğimi ve duyduğumda, takılıp kaldığımı itiraf etmeliyim.
İkran; bir tür uçan at...
At binme ilgisinden midir, kontrol elinde uçmanın dayanılmaz cazibesinden midir, yoksa her ikisi birden midir, beni o müthiş üç boyutlu görselliğiyle kendine hayran bırakan “Ikran’lı” sahneler...
Kuvvetli bir ihtimal daha var; o da, yukarıdaki sözlerin geçtiği o sahnelerden birinde, sahibini önce öldürmek isteyen Ikran’ın, ait olduğunda, ömrü boyunca sadece o kişiye bağlı kalmasının ifadesidir.
Altın Küre’de “en iyi film” ve “en iyi yönetmen” ödülünü alan “Avatar”, sinema beğeniniz ve izlediğiniz filmi etkileyici bulma kriterleriniz konusunda ezber bozacak bir yapıt.
Film ile ilgili olarak kimi yorumların aksine, yaklaşık 3 saatlik süre sonunda bile, keşke biraz daha sürse dediğim ve izlerken, sahnelerin içine girdiğim bir gerçeklik gibiydi.
Tüm canlılar arasında doğal bir enerji ağı olduğunu, herkesin ve herşeyin birbirine bağlı olarak bir denge oluşturduğunu söyleyen filmde, doğanın sihirini ve tartışılmaz gücünü, sarsıcı biçimde, bir kez daha hatırlıyorsunuz.
Belki henüz öncelikleriniz arasında değil; ama bir an önce doğanın dengesinin ve çevreyi korumanın öneminin farkına varsanız, iyi yaparsınız.
“Su kıtlığı”, “iklim değişikliği” gibi kavramlara aşina belki de algınız.
Fakat bakınız; Avrupa ve Kuzey Yarıküre donuyor. Uzmanlar, sert kış koşullarının, 20 veya 30 yıl sürecek bir mini buz çağının başlangıcı olduğunu ileri sürüyor. Türkiye, bir bakıma Akdeniz ülkesi de olması nedeniyle, şimdilik o buz çağına tam anlamıyla girmiş görünmüyor.
Geçtiğimiz gün kendisiyle sohbet ederken, Mithat Bereket’den de öğrendim. “Soğuma” ile ilgili yaptığı bir araştırmada pek çok uzmandan aldığı görüşler, dünya genelinde girilen ve birkaç on yıl sürebilecek soğuma trendinin, küresel ısınmanın etkilerini azaltabilmek için bir fırsat olabileceği noktasında birleşiyor.
Bu da mı bir şey ifade etmiyor?
Yoksa, film ile ilgili yapılan bazı kritiklerde olduğu gibi, Avatar’ı izleyip de, “ırkçı” ya da “egemen ideolojiye ait bir söylem olduğu” mesajını değil de, “herkesin ve herşeyin doğal bir enerji ağıyla birbirine bağlı olduğu” doğa mesajını almam ve bunun üstünde düşünmem mi eleştirilir?
Kimbilir...
Belki de, bu benim, doğanın dengesinin korunacağına yönelik ümidimin tükenmemesindendir.
Belki de, o Avatar ile Ikran’ın, birbirlerine ait olduklarını en başından hissetmelerinden ve bedenleriyle ruhlarının sonsuza kadar görünmez bir enerjiyle bağlanmasından etkilenmemdendir.
Banu AYDOĞAN
Koç Bilgi Grubu Kurumsal İletişim Direktörü