Küçük birer çocuktuk.
Büyük hayallerimiz vardı.
O yıllarda renkli, çiçekli, böcekli hatıra defterlerimize yazardık birbirimizin.
Peçete koleksiyonu yapardık. Hoş; belki hala yapanlar vardır benim gibi.
Bakkaldan leblebi tozu alırdık; bazen de evdeki leblebiyi tahta havanda döver; içine toz şeker katardık. İlle de burnumuza kaçardı ve leblebi tozlu hapşırığa bayılırdık.
TRT idi tek kanal; televizyonun sesini açmak için yerinden kalkmak gerekti. Ve mutlaka o televizyon, yayın akışı sona erip, göndere çekilen bayrakla İstiklal Marşı dinlenip, “bip” sesi çıkana dek izlenirdi.
“You can win, if you want”ı dinlerdik. Modern Talking’in tam boy posterleri odalarımızı süslerdi.
“Life is life”, “final countdown” ve Madonna’dan “La İsla Bonita”, ezberleye ezberleye sözlerini, bize yabancı dil öğreten şarkılardı.
Evinde teyp! olan şanslıydı. Teyp, müzik setinin adıydı. Kasetlerde dinlerdik şarkıları ve kaseti başa sarmak için, deliklerine kalem takıp havada çevirmek lazımdı.
Bisiklet yarışları yapardık. Kazanana bir çikolata alınırdı. O çikolatanın folyo paketi, masada kalemin sırtıyla düzleştirilip, okuduğumuz kitapların arasında saklanırdı. Çikolata demek, benim için bugün olduğu gibi, geçmişte de “Damak”tı.
Körebe oynamak için seçilecek ebeyi “o piti piti, karamela sepeti” tekerlemesinin son hecesi saptardı. Ne hikmetse, oyunun en güzel yerinde, saat geç oldu diye annemiz eve çağırırdı.
Şanslı çocuklardık biz. Hayatı zoruyla, küçük yaşta sabırla yaşar ama neşemizi bulurduk. Sokaklarımız vardı oynayacak. O sokaklarda ağaçlarımız, tırmanacak. Şimdiki çocukların ne kadarı iğde ağacı gördüler şehirde, bilmem. Ama bildiğim bir şey vardı; en kolay, iğde ağacına tırmanılırdı.
Meyveyi dalından yerdik biz. İncir, dut, bal gibi tatlıydı. Yol kenarlarındaki çeşmelerden buz gibi ve tertemiz akardı sular; elimizi yıkadıktan sonra, avuçlarımızla kanardık suya. Ve tabii ki, evlerimizde içtiğimiz su, musluktan akandı.
Dedim ya, şanslı çocuklardık biz. Küçüktük ama tertemiz doğada mis gibiydi soluduğumuz hava. Hayata dair, çocuk yaşımızda yaşanacak herşeyi bilerek, görerek ve özgürce yaşamıştık. Büyüdüğümüzde yaşanması arzulanacak bir tek “aşk” kalmıştı. Zaten onu da yaşamak bir şanstı. Biz yüreğimizi aşktan öte, aşktan ziyade, hayatın ta içine açmıştık. O hayat, doğayla kucak kucağaydı.
Banu AYDOĞAN
Koç Bilgi Grubu Kurumsal İletişim Koordinatörü