Koç Üniversitesi
Ahmet YILMAZ



Çevre için 'kurallar zincirinin' konuşulması gerek!



Türkiye’de çevre konusunda faaliyet gösteren iki önemli sivil toplum kuruluşunun yöneticisine, TURMEPA Genel Sekreter Yardımcısı Dr. Jülide Ergin ve TEMA Vakfı Kaynak Geliştirme ve Halkla İlişkiler Bölüm Başkanı Yeşim Beyla’ya, Türkiye’de çevre bilincini artırmak için ne yapılmalı? diye sorduk. Ergin, “Çevreyle ilgili doğru davranış alışkanlıklarının ne sosyo-kültürel ne de ekonomik düzeyle ilgisi var” dedi, Yeşim Beyla ekledi: “Alışkanlıkların yerleşebilmesi için, toplum kurallarının, yasaların konması ve mutlaka uygulanıyor olması gerekiyor.”

Ergin ve Beyla’yla, çevre konusunda bireylere, topluma, devlete, özel sektöre ve sivil toplum kuruluşlarına düşen rolü, bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu, gelişmiş ülkelerin durumunu ve Kyoto’ya evet diyen Türkiye’yi nelerin beklediğini konuştuk.


Röportaj: Gaye Güzelay ÖZDAMAR

Neyi nasıl yanlış yapıyoruz ki, doğal kaynaklarımız bu hızla tükeniyor?
Jülide Ergin
- Sorunuzu TURMEPA’nın faaliyet alanı olan denizlerle ilgili yanıtlamak gerekirse, şunları söyleyebilirim. Üç tarafı denizlerle çevrili ve tamamen kendi toprakları içinde bir denizi bulunan bir ülkede yaşıyoruz. Denizlerle iç içe olmamız gerekirken, biz halk olarak denizlere sırtımızı dönmüşüz. Deniz kültürümüz yok, deniz mutfağımız zayıf, denizle ilgili şarkılarımız zayıf, denizle ilgili festivalimiz o kadar az ki... Türkiye’deki 27 tane kıyı ili, nüfusun yüzde 30’undan fazlasını barındırıyor. Buna rağmen, insanların kıyı ile ilişkileri bir şekilde kopmuş. Tabii denizlerin öneminin yeterice farkında olmamak, kendinizle ilgili doğru davranış özelliklerini de kazanamamayı beraberinde getiriyor. Bireyden başlayarak; belediyeler, kamu, özel sektöre kadar herkes bundan bir parça sorumlu. Bugün denizlerin en fazla evsel ve endüstriyel atıklar nedeniyle kirlendiğini görüyoruz. Türkiye İstatistik Kurumu’nun rakamlarına göre, 3227 belediyenin yüzde 90’ında arıtma tesisi yok. Var olanlar da tesislerini çalıştırmıyorlar. Turistik tesislerin pek çoğu da aynı şekilde. Organize Sanayi Bölgeleri’nde yatırımlar yapılıyor ancak arıtma tesisleri çalıştırılmıyor. Buralara, tesislerini çalıştırmadıkları için ceza kesmesi gereken belediyeler üstlerine düşeni yapmıyorlar. Korkunç bir umursamazlık içerisinde denizlerimizi tüketmeye devam ediyoruz. Karadeniz’in kirliliği Marmara’nın, Marmara’nın kirliliği Ege ve Akdeniz’in kirliliği demek. Türkiye’nin denizlerinin kirliliği de bütün dünyanın kirliliği demek çünkü denizlerin sınırı yok ve denizlerin, küresel ısınmaya iklim değişikliğine direkt etkisi var.

Yeşim Beyla: Topraklarımızı da doğru ve verimli kullanmıyoruz. Bugün içinde bulunduğumuz küresel ısınma ve küresel iklim değişikliği sürecinde, topraklarımızı ve bitki örtümüzü yanlış kullanmamızın, bitki örtüsünü tahrip etmemizin çok büyük etkisi var. Buna bir de, kalkınırken çevresel değerleri göz ardı etmek, sanayi tesislerini en verimli topraklara kurmak, sanayi atık sularını derelere akıtmak gibi yanlış davranış şekillerini ekleyerek, bu süreci bizler başlattık.

Biz bugüne kadar Türkiye genelinde yaptığımız 66 kırsal kalkınma projesinde gördük ki, toprakların verimli/doğru kullanılmasını sağladığımızda, bugüne kadar hiç yetişmeyen ürün-bitki desenleri yetişebiliyor. Bu da bize, topraklarımızı verimli kullanamamamızın en önemli nedeninin bilgi ve bilinçsizlik olduğunu gösterdi. Topraklarımızı hor kullanıyoruz, ancak bilgi ve bilinçle bunun önüne geçebiliriz.

Genel olarak toplumun çevre konusunda sahip olduğu bilinç ve bu bilincin şekillendirdiği davranışları dikkate aldığımızda, Batı Avrupa ve Türkiye arasında nasıl farklılıklar görüyorsunuz?
JE:
Ne yazık ki toplumumuzu, batı toplumuyla karşılaştırdığımızda arada çok büyük fark var. Çevreyle ilgili çalışmalar batı toplumlarda 1980’lerde başlamış. Rio’da yapılan Çevre Zirvesi sonrasında dünyaya verilen, doğamız tükeniyor, buna dur demeliyiz mesajının ardından iş dünyası ve sanayi görevlerini hemen almış. Zaten dünyada da çevreyle ilgili çalışmaların başlama kaynağı biraz daha kamuoyunun gündemine Rio’da etkilerin gözlerin önüne serilmesinin ardından oturduğu için, 1982-92 arasındaki süreçte bir hızlanma başlamış. Batı toplumlarında çevre, ülkelerin sanayi toplumu olmalarıyla birlikte sürdürülebilir kalkınma sürecinin parçası olarak ele alınmış. Ancak bizler için çevre çok yeni bir kavram. Ve çevreyle ilgili doğru davranış alışkanlıkları kazandırmak, özellikle yetişkinlerde çok zor. Aslında, bunun ne sosyo-kültürel ne de ekonomik düzeyle ilgisi var. Teknesiyle Göcek koylarında gezen, ekonomik durumu iyi, belli bir okul mezunu biri, hem sosyo-ekonomik, hem de kültürel olarak bunları bildiği halde, sigarasının izmaritini denize atabiliyor. Aynı şekilde bir kaptan, denizden para kazanıyor olmasına rağmen, denizi kirletebiliyor.

Olayın kanun yönünü göz ardı etmemek gerektiğini düşünüyorum. Yurtdışı ülkelerde bu bilgi ve bilinçlendirme, yasa koyucuların hazırladığı kurallar zincirinin çok sıkı konulmasıyla oluşturulmuş. Orada siz o sigarayı denize atarken ya da çöpünüzü dökerken karşılığında kanun koyucu size o kadar büyük bir yaptırımla geri dönmüş ki… Bu kanun koyucunun bizim toplumumuzdaki bu tür yasa ve yönetmelikleri uygulamaması, bu müktesebatlara geçmemiş olması da bir neden. Onun için diyoruz ki, AB sürecinde Türkiye’yi en çok zorlayacak konulardan biri çevre konusundaki kriterlere uymak ve uydurmak. Sizin bir çerçeve su yasanız yoksa, suyunuzun yüzde 75’ini tarımda da kullanırsınız, sulama yaparken kuyu açarak, vahşi sulama da yaparsınız. Çevresel yaptırımlarınız yok, atık kanunlarınız yeterli değil ise, bu bilgi ve bilinç eksikliğini de eklediğinizde işte toplum olarak çevre konusunda bu noktada oluyoruz.

Denizler konusundaki en büyük sıkıntı, denizlerin tek bir sahibi değil, birçok sahibi olması. Deniz dediğiniz zaman işin içine Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, Denizcilik Müsteşarlığı, Sahil Güvenlik, Çevre ve Orman Bakanlığı, Turizm Bakanlığı, Ulaştırma Bakanlığı, hepsi giriyor. AB uyum sürecinde yapılmış bazı önemli yasalar var ancak bunları takip eden yok. Yasaya uymayanları tespit ettiğiniz halde, hiçbir ceza almadan kurtulabiliyorsunuz.

YB: Toplumdaki alışkanlıkların yerleşebilmesi için, toplum kurallarının, yasaların mutlaka uygulanıyor olması lazım. Mesela biz Toprak Yasası’nı çıkardık, ancak yasayı uygulayacak teşkilat olmadığı için yasayı çıkarmış olmanız da yetmiyor. Denizlerde olduğu gibi toprağın da sahibi yok. Çevre ve Orman Bakanlığı da bakıyor, Turizm bakanlığı tesisler için ormanları imara açabiliyor. Ancak batılı ülkeler bunları çözmüşler, kanunlarını ve yaptırımlarını koymuşlar. Birey de, sanayici de biliyor, tarımla uğraşan çiftçi de biliyor. Toplumun her sektörü, çevreyle kendisinin ilişkisinin ne noktada başlayıp bittiğini biliyor. Bizde maalesef böyle değil.

Sizce şirketler çevre konusunda yeterli duyarlılığa sahipler mi? Bu konuda üzerlerine düşeni yapıyorlar mı?
JE:
Şirketlerin web sitelerinde, kurumsal sosyal sorumluluk başlığı altında yazdıkları sayfalara girip de baktığınızda, aslında direkt çevreyle ilgili projeler yapmaları gerekirken, başka alanlarda çalıştıklarını görüyoruz. Tabii ki eğitim, sağlık, kadının kalkınması gibi alanlar da önemli. Ancak bir şirketin, çevreye olan direkt etkisi nedeniyle, çevreyle ilgili projeler yapması gerekiyor. Bugün Türkiye’de büyük şirketlerin bile çoğunluğunun, çevreyle ilgili sosyal sorumluluk projesi yatırımları bulunmuyor. Şirketlerin, çevre değerlendirmeleriyle ilgili etik kodları dahi yok. Ya da bir çevreye dost şirket anlayışı yok. Halbuki dünyada bu böyle değil. İngiltere’ye bakıyorsunuz, tüm şirketler önce çevresel değerleri gözden geçiriyorlar. Şirket CEO’ların özel uçak kullanmalarından tutun da, tüm çalışanların enerji tasarrufuna kadar, hepsi kendi etik kodlarını çıkarmış durumdalar. Batı toplumlarına Obama’nın politikasında yeşil ekonomiden, yeşil dünya düzeninden bahsediliyor. Sonuç olarak bence Türkiye’deki şirketlerin durumu çok yetersiz.

YB: İş dünyası ve sanayinin çevreye bakışı; siyasi otoritenin bu alandaki boşluğu, hiçbir yaptırımın bulunmaması, halkın bilinçsizliği gibi nedenlerden, her zaman için az oldu. Bunun bir nedeni de çevreye yapılan katkıların, çevresel projelerin çıktılarının çok geç alınması. Bir eğitim projesi yaptığınızda çok rahatlıkla bir okul yapabiliyorsunuz, hemen içine öğrenciler geliyor, kurdele kesiyorsunuz, bir sorunun anında çözümünü yaratmış oluyorsunuz. Bir kadın konusunda çalıştığınızda, bir sağlık sorunu ile ilgili klinikler vs. yapıyorsunuz ve onun da hemen çözümünü buluyorsunuz. Ama çevreyle ilgili yaptığınız her destek ve katkının sonuçlarını almanız o kadar uzun sürüyor ki, bugün başladığınız ve 4 yıl sonra sonucunu alacağınız bir su kaynaklarının korunması sürecine destek olmak sizin için külfet oluyor. Sonuç olarak çevre hep ihmal edilen ama sonucu zor alınan, destek verilecek sektör haline geldi. Farkındalık yaratmak için toplumun, kamuoyunun bilinçlenmesi çok önemli. Toplumlar bilgiye sahipse, farkındalıklarını ürün üretirken, bu ürünler için gerekli malları tedarik ederken ve hizmet verirken çevresel değerleri koruyan firmaları tercih ederek ortaya koyuyorlar. Hal böyle olunca, firmalar da bunu kendilerinde zorunluluk olarak görüyorlar. Bizde henüz tüketiciler tercihlerini bu yönde ortaya koymakları için, şirketler zorunluluk hissetmiyorlar. Şirketler, çevresel değerleri göz ardı etmemeliler ve çevre konusunda kurumsal sosyal sorumluluk projeleri yapmalılar. Bugün denizi dolduran bir firma gelip sizinle çevre projesi yapmak isteyebiliyor ve bunun için bütün olanakların kendisine açılacağını düşünebiliyor. Bu noktada bizler STK olarak devreye giriyoruz ve hiçbir şekilde çevresel değerlere saygı göstermeyen, en azından çevresel standartlarda çalışmayan kurumlarla, çevre konulu sosyal sorumluluk projelerinde bir araya gelmiyoruz. Önce atık sistemini kur, denizi doldurmaktan vazgeç, ondan sonra seninle ağaç dikelim, diyoruz. STK’ların bu konuda getireceği bilinçli bakış açısının tüm topluma yayılması ve kendi çevresel değerlerini koruyarak işbirliğine gidecekleri marka ve şirketleri tercih etmeleri bu gerekiyor.

KYOTO, ÇEVRE DUYARLILIĞINI ZORUNLU HALE GETİRECEK

Türkiye’nin, Kyoto Protokolü’ne katılmasının uygun bulunduğuna ilişkin kanun tasarısı, TBMM Genel Kurulu’nda kabul edildi. Kyoto neleri değiştirecek?
JE:
Kanun tasarısının kabul edilmesini çok güzel bir gelişme olarak değerlendiriyoruz. Bu gelişme hiç beklemediğimiz bir anda yaşandı ancak, şu anda yaşadığımız bazı ikilemler de var. Kyoto’nun koşullarından biri fosil yakıtların kullanılmaması ancak Türkiye’de ciddi hava kirliliği var. Kyoto’da nükleer enerjiyle ilgili birtakım kısıtlamalar var ancak Türkiye yeni ihalelere giriyor. Sanki ne yapacağımızı bilmiyor bir haldeyiz. Tabii ki inanmak ve güvenmek istiyorum. Fakat, kişisel fikrim, niyet iyi ama somut adımlarla neler yapılacağı konusunda sanki bir bilgi eksikliği ya da bilmemezlikten gelme var. Çünkü Kyoto’nun çok ciddi yaptırımları var. Türkiye 2012’ye kadar neler yapacağını ortaya koymadı. STK’lar, Bölge Çevre Merkezi’nin (REC) su kaynakları, nükleer enerji, fosil yakıtlar konularında birtakım soruları oldu. Sonuç olarak Kyoto çevre için çok önemli bir adım. Her türlü destekte varız ve neler yapıldığı konusunda takipçisi de olacağız.

YB: Kyoto Protokolü’nün imzalanması çok olumlu bir karar. Kyoto sürecinin çok daha hızlı ilerlemesini temenni ediyoruz. Birleşmiş Milletler’de Kyoto Protokolü’nün görüşüldüğü sekreteryaya akredite bir kurum olarak, ellerinde çok değerli bir bilgi birikimi olduğunu biliyoruz. Çevre ve Orman Bakanlığı bu bilgi birikimini harekete geçirecek mekanizmaları kurarsa, Kyoto Protokolü’nün gereklerinin çok kısa zamanda yerine getirilebileceğini biliyoruz. Bu noktada siyasi otoritenin işi biraz daha çabuk tutması gerekiyor diye düşünüyorum. Bunun yanı sıra, Kyoto Protokolü, dünyadaki sanayileşmiş ülkelerin ürettikleri karbondioksit salımı oranında bir bedel ödemeleri koşuluna dayanıyor. Sizin ürettiğiniz karbondioksit salımı belli bir miktardan fazla ise, daha az üreten ülkelere destek olmanız, fonlarınızı oraya aktarmanız isteniyor. Kyoto’yu öncelikle sanayileşme sürecini tamamlamış ülkelerin imzalaması gerekiyor. Türkiye henüz o süreci tamamlamadı. Elbette ki o süreç tamamlanana kadar yoğun karbondioksit salımı da olacaktı, ama hiçbir zaman o çok gelişmiş ülkelerin düzeyine çıkmayacaktı. Ama en azından bir imzayı atarak, sanayileşmek için önümde bir yol var ama bu yolda çevresel yatırımlara değer vererek sanayileşiyorum mesajı verilmesi çok önemli. Bence bu önemli çünkü bilindiği gibi geçtiğimiz yıl Nobel Barış Ödülü’nü Al Gore ile paylaşan IPCC Küresel İklim Değişikliği Paneli’nin raporunda Türkiye, karbondioksit salımı artış oranında birinci sırada yer aldı. Önümüzde o kadar büyük bir sanayileşme süreci var ki, biz bunu yapıp bir noktaya gelmeye mecburuz. Şimdi o artış hızında birinci olmayacak, belki imzaladığımız protokolün getirdiği müktesebatı uygulayarak çevreyle ilgili yasalarımızı yönetmeliklerimizi çıkaracağız. Bacalarımızı, atık sularımızı denetim altına alacağız. Sanayi atıklarımız vs bunların hepsi denetim altına alınacak. Kyoto, çöpleri ayrı ayrı toplayacak ve geri dönüştürecek sistemlerin devlet tarafından kurulması zorunluluğunu getirecek. Devlet bu sistemleri kurmakla zorunlu olduğundan, sizin kaldırımlarınız ayda yılda bir değişmeyecek, o yatırım paralarıyla bunlar yapılacak. O zaman belediye size bir yazıyla, çöpleri ayrıştırarak topluyorum, evinizden ayrıştırarak vermeye mecbursunuz, diyecek. O zaman, özendiğimiz ülkelerdeki gibi salı günleri karton, çarşamba günleri teneke atıklarımızı vereceğiz. Çevre bir zincir. Bu zincirin bir sürü halkası var. Bu halkaların Türkiye üzerinde olumlu etkilerini görebilmek için de Kyoto çok önemli, çünkü bir zorunluluk getiriyor. Bir protokole imza atıyor olmak, herkesi bir zorunluluk zeminine sokuyor. Bu zemine sokulduğunda da Türkiye’nin hem karbondioksit salımı azalacak, hem atıkları ayrıştırılarak geri dönüştürülecek, toprakları korunacak, çevresel değerlere dikkat edilerek arıtma tesisleri kurulacak.

POŞET KULLANIMININ SINIRLANDIRILMASI İÇİN SEKTÖRÜN ORTAK HAREKET ETMESİ ŞART

Türkiye’de son dönemde bazı şirketlerin plastik poşet kullanımının azaltılması konusunda birtakım çalışmalar yaptığını görüyoruz. Bu konuda dünyada farklı uygulamalar olduğunu, örneğin Makedonya’da poşet kullanımının tamamen yasaklanmasının söz konusu olduğunu biliyoruz. Bu konuda sizin bildikleriniz ve Türkiye’deki yoğun plastik poşet tüketimiyle ilgili görüşleriniz nelerdir?
JE:
Poşet kullanımı ABD’de California, Seattle gibi bazı eyaletlerde yasak. Çin’de de bir dönem yasaklandı ve belli bir süre aynı torbayı kullanma zorunluluğu ve atılması gereken torbalar için de büyük alışveriş yerlerinde naylon poşet toplama yerleri yapıldı. Migros çevreye dost naylon poşetler çıkardı. Bu çok olumlu bir gelişme. Ancak bizdeki en büyük sıkıntılardan biri, aslında poşetlerin bir seferden fazla kullanılabileceğinin düşünülmemesi. İnsanlar, marketlerden aldıkları poşetleri çöp torbası olarak kullanıyorlar.

YB: Biz daha önce marketlerdeki poşet kullanımı konusunda birtakım çalışmalar yaptık. Bütün market sahiplerini bir araya getirdik ve onlara dedik ki, burada işin kilit noktası poşetleri ücretsiz olarak dağıtmak. Bu poşetlerin kullanımını sınırlamak istiyorsak ya bunu ücretli yapacağız, ya da kullanımını sınırlayacağız, yani bedava ve sınırsız verme mekanizmasını durduracağız, dedik. Burada en önemli görev hipermarketlere, alışveriş merkezlerine düşüyor. Bize yanıtları, Türkiye gibi gelişmekte olan pazarlarda bu poşetlerin ücretsiz verilmesinin ancak tüm perakendecilerin ortak alacakları kararla olabileceği oldu. İçimizden biri bile bu karara uymazsa, hızlı rekabet ortamında maalesef gün geliyor bedava verdiğiniz poşet müşteri kaybına yol açıyor, dediler. Bunun istatistiksel verilerini gördüğünüz zaman hak veriyorsunuz. Marketlerin ciroları içerisinde ücretsiz verdikleri poşetler o kadar büyük rakamlara ulaşıyor ki. Artık hipermarket ve alışveriş merkezleri birliklerinin bu konuda üyelerini kapsayan bir kararla poşetlerin ücretsiz verilmesini durdurması lazım. Yurtdışında zorunluluktan dolayı ücretsiz verilmiyor. Şirketler, sattıkları poşetlerin gelirini çevre konusunda çalışan sivil toplum kuruluşlarına verebilirler.

TEMA Vakfı Yayınları’ndan çıkan, dünyaca ünlü çevre aktivisti Lester Brown’ın “Plan B 3.0” kitabında, “uygarlığı kurtarmak için harekete geçmek” mesajıyla farklı bir bakış açısı ortaya konuyor.

YB: Lester Brown, geçtiğimiz yıl 16-18 Haziran tarihlerinde, 7 ülkeyi kapsayan gezisi dahilinde, TEMA’nın 15’inci yılı nedeniyle Türkiye’yi de ziyaret etti. Bu gelişinde, “Plan B3.0, Uygarlığı kurtarmak için harekete geçmek” kitabının Türkçe versiyonunu yayınladık. Kendisi TBMM’de sunum yaptı, çeşitli Komisyon Başkanları, Meclis Başkanları, TBMM’nin çevreyle ilgili birimleri, Tarım Bakanı, Çevre ve Orman Bakanı, Enerji Bakanı’yla görüşmeler yaptı. İş dünyası ve sanayiye bir konferans verdi ve ayrıldı. Orada Lester Brown, ben bir bilim adamı değilim sadece çevre aktivistiyim, dedi. Bu, bizim gibi sivil toplum alanında çalışanları ilgilendiren çok önemli bir mesajdı. Dünyanın geleceği noktayla ilgili birtakım öngörüler var, kimi 2050, kimi 2060 yılında tükenecek, diyor. Lester Brown ise 2020 yılını telaffuz ediyor, bu hızla tüketirsek 2020’de gezegen kalmayacak. Onun için sizin birey, ülke olarak dünya için alacağınız her önlem, bu gezegeni kurtarmak için bir hamledir. Siz suyunuzu dikkatli kullanırsanız, siz siyasi otoriteler doğru kanun ve yönetmeliklerle çevre mevzuatını yönetirseniz, gezegeni kurtaracaksınız. Bu mesaj çok net. Hepimize görevler düşüyor. Herkes bu görevleri bir an önce alsın ve uygulamaya başlasın. Dolayısıyla gezegeni böyle kurtaracağımızı düşünüyoruz.

GELECEĞİMİZ ERİMESİN’İN HEDEFİ 81 İLDE 810 BİN KİŞİYE ULAŞMAK

TEMA ve TURMEPA olarak, geçen yıl “Geleceğimiz Erimesin” adlı bir proje başlattınız. Hangi gerekçeyle yola çıktınız ve şu anda gelinen nokta nedir?
JE:
Biz dedik ki, 2020 yılı öngörülüyorsa, 2020’ye hiçbir şey kalmadı. Bir tarafta TURMEPA, bir tarafta biz çalışıyoruz, o zaman bizim gibi STK’ların da bir araya gelip ortak hareket etmesi lazım. Tabii ki bireylerin bilinçlenmesinden, bilgilendirmesinden geçiyorsa, tüm bireyler gezegeni bu bilgi birikimiyle kurtaracaksa, tüm Türkiye’yi bilgilendirecek, bilinçlendirecek bir kampanya yapalım. Küresel ısınma ve iklim değişikliğinin nedenleri, sonuçları ve alınabilecek önlemler konusunda halkı bilinçlendirmek amacıyla “Geleceğimiz Erimesin” kampanyasını başlattık. Kampanya çerçevesinde yapılacak bağışlar sonucunda elde edilecek gelir ile karadan TEMA Vakfı’nın Mobil Eğitim Aracı, denizden ise TURMEPA’nın Eğitim Teknesi ile yurt çapında eğitim çalışmaları düzenlemeyi planladık. Kampanya kapsamında, toplanan bağışlarla, güneş enerjisiyle ve biodizelle çalışacak olan, özel hazırlanacak araç ve teknenin yola çıkmasını ve 3 milyon liralık bütçeyle 2011 sonuna kadar 81 ilde 810.000 kişiye ulaşmayı hedefledik. Ancak bütçemiz 441 bin lirada kaldı. Kaynak için destek istediğimiz her yer, ekonomik krizi gerekçe gösteriyor. Planımız mart ayında yola çıkmaktı, ne yazık ki bu olamayacak. İşin en acı yanı eğitim modülleri vs. her şey hazır, sadece maddi sıkıntıda olduğumuz için eğitimi başlatamıyoruz.

YB: Yeşil Bilgi Platformu’nu okuyan, takip eden her bir birey 1 dakikasını ve 5 TL’sini ayırıp 4014’e bir mesaj atarak, projenin bütçesin tamamlanmasına katkıda bulunabilir. Her bireyden bir tek mesaj istiyoruz.

JE: Hatta mesajı okuyanlar etraflarıyla paylaşsınlar, büyükler çocuklarına bu mesajı sizin için atıyorum desinler. Bu şekilde tüketmeye devam edersek bir şey kalmayacak. Nasıl Marmara artık seyirlik hale geldiyse, belki Ege ve Akdeniz de öyle olacak. Su kaynaklarında, toprak kaynaklarında sıkıntı var. Konya’da bir göl küçüldü, Türkiye’nin coğrafi il sıralaması değişti. Tehlike çok ciddi anlamda kapıda ama ne yazık ki henüz bunun farkında değiliz.

Çevreyle ilgili sorunların tümü, temelde bilgi ve bilinç eksikliğine dayanıyor. Bu doğrultuda Yeşil Bilgi Platformu’nun çalışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
JE:
Çok destekliyoruz, çok güzel bir şey yaptı Yeşil Bilgi Platformu. www.yeşilbilgi.org, acaba bugün ne yazmışlar diye, sık sık merakla baktığım sitelerden biri. Çevre konusunda faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşlarının yanı sıra, diğer bağımsız kuruluşların ya da şirketlerin çevre konusunda bilgi alışverişini sağladıkları bir yer olması çok önemli.

YB: Ben de çok olumlu buluyorum. Bizim istediğimiz, iş dünyası ve sanayinin sadece para vererek katkı yapması değil, Yeşil Bilgi Platformu’nun yaptığı gibi, bizi kamuoyuyla ilişkiye sokmalarıdır. Yeşil Bilgi Platformu, gereken sorumlulukla hareket ederek bunu yaptı.




Yorum ekle Tüm yorumlar  





Diğer Röpörtajlar
»   Küresel ısınma gerçek mi?

Hakkımızda   |   İletişim   |   Künye   |   Gizlilik politikası & Hukuki şartlar   |   Basın Odası
© 2008 Koç Bilgi Grubu