Haiti'deki deprem sanıyorum hepimize kötü anılarımızı tekrar acı ile anımsattı. Depremi yaşamış olan her birey sanırım kendini bir parça daha yakın hissetti Haitili depremzeder ile. Haiti depremi doğa ile barışık yaşamadığımız gerçeğini ve bu durumda yıkımın çok daha büyük olacağı gerçeğini bir kez daha acı bir şekilde anımsattı bana.
Doğa ile barışık olmak, kendimizle, yaşadığımız çevre ile barışık yaşamak nasıl bir şeydir peki?
Denizlerin altına dalış yapanlar bilirler, ilk uyarılardan birisi şöyledir:
“Denizin altında sizler birer misafirsiniz, denizin altındaki yaşama saygılı olun, hayvanlara dokunmayın, su bitkilerini incitmeyin. Su altındaki hayata karşı uyumlu davranın, zarar vermeyin, bir misafir olduğunuzu unutmayın”
O mavi dünya o kadar güzeldir ki, o dünyanın bir parçası olmadığınız, olamayacağınız gerçeği sizi incitse de, mavi dünyaya uyumlu davranmanız gerektiği gerçeğini kabullenerek dalarsınız masmavi sulara.
Bizler de esasında bu dünyada birer misafir değil miyiz? Dünyaya geliyor, yaşıyor ve sona eriyoruz. Yaşam alanlarımızı bir sonraki nesile bırakmıyor muyuz?
İşte, doğa ile barışık olmak da böyle birşey. Doğanın bir dengesi, bir düzeni olduğunu kabul etmek ve bu doğrultuda yaşamak, mevcut dengeye saygı ve uyum göstermek, doğayı korumak bilincini her an hatırlayıp, sahiplenmektir. Ağacı kesmek yerine çevresinden yolu geçirmek, yeşil alanlar yaratmak, doğaya zarar verici hareketlerden kaçınmak, özümüzün doğa, toprak olduğunu unutmamak, huzuru doğada bulabilmektir.
İnsan ilişkilerinde, günlük hayatımızda, psikolojide bunun örneklerini görürüz. Kendimizle, çevremizle barışık yaşarsak hayatın daha kolay aktığını, olayların daha olumlu şekilllendiğine şahit oluruz çoğu zaman. Hayatın akışına karşı çıkmak, kabullenmemek acıtır çoğu zaman bizleri.
Peki ama son yüzyılda biz bu düzeni nasıl bozmuşuz da doğayla barışık değil, doğaya karşı bir halde yaşamaya baslamışız ve bunun sonuçları nasıl olmuş?
Tüm dünya olarak şehirleşme hızımız son hızla artmış, şehirleşirken aynı hızla yeşil alanları da bozmuşuz.
Doğayla dost binalar yerine; bahçesiz, topraksız, çimensiz, çok katlı binalar inşa etmişiz. Çocuklarımızı da bu evlere hapsetmiş, toprakta, çimenlerde yalın ayak basarak yürüyemeden büyütmüşüz.
Artık mezarlıklarımız bile şehrin ortasında sıkışıp kalmış.
Bizler artık huzuru doğada bulabilmeyi unutmuşuz. Denizin turkuazdan, zümrüt yeşiline, griden laciverte değişen tonlarında huzuru aramaya artık zamanımız kalmamış. Dalgalar kayalıkları döverken ya da hiç kıpırtısız engin bir suda huzuru bulabileceğimizi çoktan unutmuşuz.
Dimdik kayalıkların, yüce dağların haşin yüksekliğine sığınmaya ara vermişiz.
Yeşilin binbir tonunun, yağmurdan sonraki yaprağın yeşilinin, yağmurdan sonrasındaki toprak kokusunun verdiği mutluluğu, kendimizle paylaşamaz olmuşuz.
Bembeyaz karın ve yüksek dağların huzurunu içimize çekebilmeyi, beyaz doğanın ihtişamını hissedebilmeyi de ancak kayak pistlerinde yaşayabilir hale gelmişiz.
Kimbilir en son ne zaman kumların üzerinde yalınayak yürümüş, yemyeşil bir ormanda koşmuşuz?
Velhasıl, biz yoğun yaşamlarımıza bürünüp huzuru doğada bulabileceğimizi çoktan unutmuşuz, dolayısı ile bize ve gelecek nesillere bu engin iç huzuru sağlayabilecek doğayı korumak gerekliliğini de çoktan umursamaz olmuşuz.
Haiti’de binlerce insanı kaybettik. İzmit, Yalova ve Gölcük’te de. Aynı şiddette depremler dünyanın farklı ülkelerinde de gerçekleşiyor ve tek bir ölü bile olmuyor. Doğa, doğanın şiddeti ve yıkım gücü her yerde aynı ancak işte doğa ile barışık yaşamayı öğrenebilmiş, doğaya uyum gösterebilmiş ülkeler bu içsel barışıklıklarını oluşturdukları yaşam biçimlerine dönüştürebilmiş ve yaşam standardı haline getirebilmiş toplumlar değil mi?
Ne dersiniz, doğal seleksiyon doğayla barışıklık seviyesi ile orantılı olarak da mı çalışıyor?
İlknur Gürdal
Yazarın diğer yazısına ulaşmak için tıklayınız...